Hasbihal

Temmuza koşan haziran sıcağının neşesini sorgulatmaya geldim.

İşte buyrun dinleyin bir bakalım tıklayınız

Metropol sayıklamalarına,youtube kanalıma,instagrama epeydir ara vermiştim.Ne içimden yazmak geliyordu ne de vakit bulabiliyordum.Uzun süren bir okul telaşına daha ara verdim,döndüm.Tabi döndüm ama bu mola kısa sürebilir,çünkü mezuniyetim henüz netleşmedi,netleşince de iş güç derdine düşeceğiz malum.”iş-güç” mü dedim,cidden dedim.Demek ki pek yakında ben de metrobüs yorgunlarına katılacağım,ruhum yaşlanmaya başlıyor galiba.Büyümek böyle mi oluyordu,daha farklı anlatmışlardı sanki ?

Neyse güzel şeylerden bahsedelim.Mesela Avrupa Şampiyonası 🙂

Milli takım söz konusu olunca futbolu sevenlerdenim ben de,yoksa öyle pek anlamam.’Ofsayt nedir?’ demeyeceksin bana.Ama ben bile maçlarımızı izlerken ‘öyle vurulur mu,olum koşsana,çıkar bunu hoca yaa,aloo hocaa’ diye bağırırken buldum kendimi.Çek maçında mucize olur mu bilmiyorum,neyse ki İzlanda’nın macerası var keyifle takip edilebilecek.

Başka şeyler de var.Mesela kendime bir iyilik yaptım.Uzun zamandır istediğim katılmak istediğim bir gruba daha doğrusu bir derneğe katıldım.İsmi İYİLİK MELEKLERİ.Çocuklara ulaşmak,paylaşmak,yardımlaşmak için bireysel çabayı takdir etmekle birlikte bir noktadan sonra örgütlü hareket etmenin daha mantıklı olduğunu düşünüyorum.Çünkü biz insanlar bir araya geldiğimizde güzel oluyoruz,güçleniyoruz.Ben de artık dahil olmak istedim iyi kalpli,güçlü topluluğa.Tavsiye ederim,gidin,katılın,çoğalın !

Güya yaz neşesini sorgulatan,sert,asık suratlı bir yazı yazacaktım ama yine döndük umuda :))

Kitaplardan,filmlerden,şarkılardan ve güzel olan daha birçok şeyden bahsetmeye,yazmaya devam edebilmek dileğiyle,şimdilik son 🙂

 

Reklamlar

3.günün sayıklaması

Merhaba  hayatta kalanlar !
Aslında son yazımı yazdıktan sonra niyetim kitap incelemeleriyle devam etmekti.Fakat araya şubat tatili ve tembelliğim girince hiçbir yazı gelmedi.
Son birkaç gündür yazma isteği gelmişti içime ; ama konuya karar vermiyordum.Önce hangi kitap olsa,sevgililer gününü mü yazsam,anı mı anlatsam,film mi…sayıklamalarım sürüyordu.Dün akşam yani 17 Şubat 2016’nın akşam saatlerinde öğrendik ki Ankara yanıyor ! O gün öleceğini düşünmemiş 28 insan BİR ANDA öldü,ne için ? Birilerinin ideali,hayali,ideolojisi…sahi tanımadığım birilerinin pek de bilmediğim bir hayali için her an ölebilirim.Her insan gibi ben de yaşamak isterim oysa,ama dün katledilen ya da daha önce katledilen onlarca,yüzlerce,binlerce insan da yaşamak isterdi şüphesiz.
Herhangi bir çözümü var mı bu şeylerin bilmiyorum.Dua etmekten başka yapabileceğim bir şey de yok ne yazık ki…Ah be ülkem,ne vakit huzurlu bir günümüz olacak ? Hepimizin başı sağolsun

image

Hayatta kalanlar olarak bir yandan sıramızı beklerken bir yandan da hayata daha sıkı sarılacağız.
Size de olur mu bilmem ama ben gelecekteki nesilleri çok kıskanıyorum.Belki bizden de mutsuz,bizden de berbat yaşayacaklar bilemeyiz.Ama daha iyi olacaklarına dair bir ihtimal de var ya…işte ben o ihtimali çok kıskanıyorum.
Düşünün…evrenin sırlarıyla ilgili araştırmaların nihayetlendiğini,karanlık maddeden muazzam güçte ve temiz enerji üretildiğini,kendi hücrelerimizden kendi çarelerimizin üretildiğini…
Tabi o gelişmişlikte bile sorunlar olur muhtemelen.İnsana ölümsüzlük versen yine sorun olur,kendimden pay biçiyorum.
Ölmeyecek olsam ve bunu bilsem…Neler yapardım ? İhtimal daha acımasız bir insan olurdum.Ciddiyim ! Nasıl olsa vakit sıkıntısı yok,insanlarla daha çok uğraşırdım,intikam dürtüm göğe çıkardı.Neyse ki ölümlüyüm dedim şimdi.Ha bir de o ihtimalde yani ölümsüz olduğumda şiir miir okumayı bırakırdım ki benim için büyük kayıp olurdu.Şiir ya da öykü okumazdım çünkü ölmeyeceğim için insanı tanımaya bu kadar da hevesli olmazdım,aşkı aramaya falan hiç kalkışmazdım,sonuçta kimse ölmüyor bulursun bir ara !

Şimdi bir şarkı dinlemenizi isterim.Tıklayınız (MOR VE ÖTESİ-DURMA ÖYLE)

Hayatı sevin,
Ölümlü olmayı da,vaktimizin az olmasını ve bu yüzden çok değerli olması gerçeğini de.
Ama kötü hayalleri olanları,’yeni düzen’ maskesi altında kan dökenleri,hangi plan,ideoloji,din,felsefe,namus,aşk…ne için olursa olsun bir başkasının hatta belki sizin canınızı yakan kimseye izin vermeyin ! Kendinize bile !

Durma öyle !

2.GÜNÜN SAYIKLAMASI

Uğurlu veya uğursuz sayılan bazı şeyler vardır.
13 sayısı gibi…
Cuma sevilen günken pazartesinin boynu büküktür.
Her yerde,her an eğlenmeye çağrılan insanlar için ‘çılgın olmak’ güzel bir şeyken ; ‘deli olmak’ korkulan bir şeydir.

***

Halbuki deliliğe övgüler düzenler de olmuştur,kitabı bile vardır ya…
Delilik demişken aklıma Pilli Bebek’in Delilik’i geliyor.Buyrun buraya  tıklayarak dinleyebilirsiniz.
Bu şarkıyı dinledikçe deliliğin korkulacak bir şey olmadığını ; çünkü insanın bizatihi kendisini açıklayan bir hal olduğunu düşünüyorum.Hayatın bize getirdiklerine,bizden götürdüklerine, hatta en acı kayıplara alışmış olma…velhasıl yaşama ve ölüme karşı gösterilen bir reflekstir ‘delilik’ hali.Özümüz,direnişimiz ve nihayet kabullenişimiz..Bu bakımdan herkes birbirine ne kadar benziyor değil mi ?
image

13’ün uğursuz sayılardan kabul edildiğini öğrendiğimde şaşırmıştım.Şaşırmıştım çünkü kendisi benim uğurlu sayımdır.İkinci doğumumu simgeleyen,sağlığıma büyük ölçüde kavuştuğum yaşımdı nasıl uğursuz diyebilirim ! Aslında bu konuda genelden ayrılıyor olmak hoşuma da gitmiyor değil.Birilerine göre uğursuz,benim için tam tersi…Buradaki hoşnutluk ; aykırı olmaktan değil de,genele uğursuz olan şey bana hayat verdi diye.
Ama delilik mevzuunda ben de genele uyuyorum.
Herkes gibi,herkes kadar deliyim ve yine herkes kadar akıllıyım fazlası değil !
Deli olmak zorundayız ; çünkü saf akılla,gerçek bir bilinçle baktığımda dünyada sürmekte olan savaşı (gerek devletler gerek insanlar arasındaki savaşları ) anlamam zor.
Bilincin ulaştığı petrol,para,toprak,ego yanıtlarına karşı koyan kalbim ve dolaysıyla vicdanım aklımı biraz gölgelendirmek istiyor.Başka çözümü yok mecburen aklı biraz kısıp deliliği açmak gerekiyor ; haberleri 10 dakika bile izledikten sonra ölmediğine şükredip çay koymadaki rahatlık başka nasıl açıklanır bilmiyorum.
Deli olmak işimize geliyor görüldüğü üzere,öyle ki devam edebilmemiz için elzem.

***

13’e dair sevdiğim başka şeyler de var.Mesela Ankara !
Beni yakından tanıyanlar çok iyi bilirler -hatta bıkkınlıkla karışık bir bilme düzeyine eriştiler- ben Ankara’ya aşık bir insanım.
Ankaralı değilim,orada çok uzun süre de yaşamadım.Ama 13’üme ev sahipliği yapan,bana sağlık veren şehir olduğundan,ilk kitaplarımı alıp ilk hayallerimi kurduğum yer olduğundan,hayata ve emek kavramına dair ilk sorgulamalara giriştim yer olduğundan,ilk kez sohbet ettiğim anarşik üniversiteliler,emekli öğretmenler burada karşıma çıktığından,ha bir de o meşhur simitler…Gel de yerine başka birini koy,mümkün mü ! İlk aşk gibidir Ankara benim için !
Bununla birlikte hep de uzağında kaldığım,uzun süre doya doya yaşayamadığım bir durak olmuştur.Nitekim lisede yıllarca Ankara için çalışıp üniversitede Istanbul’a gelmiş ve muhtemelen mezun olunca da Istanbul’da kalacak biriyim.
Napalım bizimki de böyle bir şey,dokunmadan seviyoruz 06’yı 🙂

***

Aslında bugün cuma…Biraz daha rahat konulardan ne bileyim belki eğlenceli hatta ‘çılgın’ şeylerden söz etmeliydim.Ama tabiatım gereği deliliğe ve hüzne mi yatkınım,laf sürekli buralara geliyor ? Espri yeteneğim de yoktur,çok gülerim ama güldürme konusunda iyi değilim.Ayrıca ‘çılgın Istanbul geceleri’ değil de aralık soğuğunda çay muhabbetleri daha çekici geliyor bana. Kadıköy’de antikacılar sokağı veya Karaköy’de daracık kaldırım kenarları..Şimdi buraya Ankara’dan sokakları da eklemek isterdim.Ama hatırladığım bir Bahçeli 7.cadde var.Orası da ışıl ışıl bir yerdi.Onun dışında caddelerini,sokaklarını bilmem Ankara’nın.Çünkü Bahçeli-Cebeci arası taksi yolculuklarından ibaretti benim seferler.Ankara Tıp’ı çok iyi bilirim ama,bir de Takav misafirhanesi.Gerçi oralar da çay muhabbetinin sıcaklığını pek yansıtmaz.Neyse Istanbul sokaklarıyla yetinmiş olayım.

***
Şimdi bir çay daha koyup belki bir şarkı eşliğinde mesela Leoard Cohen-Hallelujah (dinlemek için tıklayın) eşliğinde varlığımıza ve hala yaşıyor olmamıza şükredelim,delilik bunu gerektirir.Peşine biraz Garcia Marquez…Sonra da ders çalışmalı ve delilikten,sınav bilincine geri dönmeliyim.
Elbette daha renkli bir cuma günü/gecesi geçirecek olan ‘çılgın’lar da vardır.
Öyleyse tüm çılgınlara biz delilerden selam olsun !
Unutmadan şu söz de kalsın aklımızda ;

image

Bir başka sayıklamada görüşmek üzere…

ORHAN PAMUK-BABAMIN BAVULU

Merhaba !
(Bu yazıyı ve bahsedeceğim kitabı okurken Marek Iwaszkiewicz-Stranger  dinlemenizi tavsiye ederim,buradan dinleyebilirsiniz)
Bugün sayıklamalardan devam etmek yerine bir kitaptan bahsetmek istiyorum.Başlıktan da anlaşılacağı üzere bir Orhan Pamuk kitabından !

image

Orhan Pamuk benim en sevdiğim romancılardandır.İnsanı -hele bizler gibi doğu-batı arasında kalan insanları- çok iyi anladığını ve anlattığını düşünüyorum.Gözlem gücüne,hayal gücüne ve kaleminin gücüne hayranım bir okur olarak.
Bu kitabı okurken de hayranlığım arttı Bay Pamuk’a.
Neden mi? Çünkü ;

image

Babamın Bavulu bir roman değil, Orhan Pamuk’un ödül alırken yaptığı 3 farklı konuşmanın derlenmesinden oluşuyor.
–ilki,2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı ‘Babamın Bavulu’
–diğeri aynı yıl Puterbaugh Ödülü’nü alırken yaptığı ‘İma Edilen Yazar’
–ve diğeri; Alman Kitapçılar Birliği’nce verilen Barış Ödülü’nü alırken yaptığı ‘Kars’ta ve Frankfurt’ta ‘

Her konuşmanın ayrı bir teması var.
Ancak ortak özellikleri Pamuk’un edebiyata ve yazarlığa dair samimi fikirlerini ve hatta kaygılarını içermesi.
Öyle ki bu konuşmalarda Pamuk kendi babasından Dostoyevski’ye kadar etkilendiği isimlerden,yazarlığının ilk yıllarında taşıdığı özgün olamama korkusundan,yazarken büründüğü ruh hallerinden…bir yazarın arka odasından bahsediyor !

image

Tabi sadece yazarlığa ilişkin değil cümleleri.
Konu Istanbul’dan,doğu-batı ikileminden,Türkiye’dan,Avrupa’dan da açılıyor.Edebiyat yerini tarihe ve siyasete bırakıyor kimi zaman.

image

83 sayfalık kısa bir kitap Babamın Bavulu.
Konuşma metinlerinden oluştuğundan mütevellit klasik bir Orhan Pamuk romanında rastlanan yoğun anlatım burada yok,açık bir dil ve sohbet havası hakim.
Kışın ruhuna uygun sıcak çikolatanızı,ıhlamurunuzu yudumlarken okumalık !

Detaylı inceleme için sık kullanılan kitap sitelerinden linklere bakabilirsiniz.
D&R
Kitapyurdu.com
idefix

1.GÜNÜN SAYIKLAMASI

Beş yıldır Istanbul’da yaşıyorum.
Benim için SIRADIŞI bir şey bu kadar karışık ve kalabalık bir yerde yaşamak.Çocukluğumun büyük kısmını Atça adında bir Ege kasabasında geçirmiş olduğumdan,gençliğimin ilk yılları benim için oldukça yorucu ve SIRADIŞI oldu.
Istanbulda yaşadığım deneyimleri en iyi niteleyen sıfat ‘sıradışı’.
Kasaba rutininden,kendi standartlarımdan,bildiğim sıradan oldukça farklı…
image

Aslında anlatmak isteme nedenim fantastik boyutta şeyler yaşamış olmam falan değil.Evet benim için sıradışı ama elbette insanların birçoğu için öyle değil,fantastik hiç değil.
Ne sihirli kazanlar ne uçan arabalar görmedim ya da mafyalara karışıp James Bond gibi adamlarla da maceradan maceraya savrulmadım.Bildiğin mahallede yaşıyorum 5 yıldır,Üsküdar’ın bir mahallesi üstelik !
Anlatmak istememin iki nedeni var; ilki biyolojik diğeri psikolojik.
Biyolojik olan neden; her gün biraz daha unutkan olmam ve asla bırakamayacağım bir ilaç nedeniyle daha fazla unutacak olmam.
Psikolojik olan ise ortak dert aslında : Yalnızlık.Başka da bir şey değil yani !
Bakmayın bu kadar kalabalık bir şehir olduğuna…Sorsan hepimiz yalnızız,alayımız.Tabi şanslı ve mutlu çiftleri bir kenara ayırmak lazım.Hesabı pek zor değil dünden bugüne 93 milyar insan,bugün 7.5 – 8 milyar…Olsa olsa 1 milyarı yalnız değildir.Yalnızlığı da illa elini tutacak sevgili olarak almayalım lütfen ! Oturup seni anlayacak bir ‘beyin’ bulmak ne kadar zor bilir misiniz ? Bilirsiniz,yani yalnızsanız bilirsiniz.Ben biliyorum,hatta fazla biliyorum.O yüzden de yazıyorum işte.
Velhasıl,çoğunluk için fantastik olmasa da hikayelerim,ben o çoğunlukla aynı yalnızlığı paylaştığımdan yazmak elzem benim için.
Bu yazıyı bir şarkı eşliğinde yazıyorum.
Isterim ki bu yazıyı okuyacak biri varsa o da bu şarkıyı dinlesin. Belki duyguda paylaşım oranımız artar,sonra yine gelir, okur,sohbet ederiz.

DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ !

 

Çocukluğumun büyük kısmı küçük bir Ege kasabasında geçti demiştim.Ama Karadenizliyim ben.O yüzden mi bilmem,değişken bir halet-i ruhiyem var,Karadeniz gibi…
Memleketim Ünye’yi çok severim.Ama Istanbul’a geldiğimde anladım hem Ege’nin hem Ünye’min kıymetini.
Böyle deyince istanbul’u sevmediğim anlaşılmasın.
Burası büyümekten öte olgunlaştığım yerdir,sayısız hata yaptığım ve nihayet yıkılıp yeniden tasarlandığım yerdir.
Nitekim beş yılın özetidir Bay Beckett’in şu cümleleri ;

image

Ama memleket kavramını da yine burda,Istanbul’da öğrendim ve o küçük şehirlerdeki yakınlığın,yan komşuna günaydın diyebilmenin hazzını burada fark ettim.Çünkü burada komşu kavramı yok,varsa da bizim apartmanda yok.
Ama Ege’deyken vardı,Ünye’deyken de.
Neyse emekli albaylar gibi konuşmaya başladım galiba.

Aslında vazgeçilmez bir iyimserliğim vardır.
Anlatma nedenim şikayet değil,sayıklama nedenim de sitem değil.
Tam tersi…
Minnet duyduğum bir şehir Istanbul ! Yıkıp baştan tasarlama mevzundan…
Tabi bir de nedenler var hem biyolojik hem psikolojik olanlar…
Belki okunur, belki bahane olur da muhabbete düşer yol diye söze sarılmaktaki gayretim.
Şarkı bitti.Beğendiniz mi ?
Bu arada benim ismim Ceren- blog adındaki ceylan da bundan mütevellit :))
Sağlıcakla,sayıklamayla…